19. yüzyılda küresel bir salgın haline gelen, varlığını 20. yüzyılın başlarında da devam ettiren ve bir halk sağlığı sorunu olan Tüberküloz (TB) hastalığının kesin farmakolojik tedavisinin yokluğunda mimari, bir iyileştirme aracı olarak kullanılmıştır. Bu da özgün bir tipolojiye sahip “sanatoryum” yapılarını ortaya çıkarmıştır. TB ile mücadele felsefesi, esasen Aeroterapi (temiz hava), Helyoterapi (güneş ışığı) ve Dinlenme prensipleri üzerine inşa edilmiş; bu prensipler, sanatoryum yapılarının tipolojisini evrensel düzeyde şekillendirmiştir. Latince ‘sanus’ (sağlıklı) kelimesinden türeyen sanatoryum yapıları, medikal tedaviyi, iklim, hijyen ve doğa ile bir araya getirmekte ve kendine özgü bir mekânsal kurgu ile bütüncül bir iyileşme anlayışını temsil etmektedir. Rasyonalist ve modern bir dilin benimsendiği sanatoryum mimarisinin ortak özellikleri; arazinin topografyasına uyum sağlayan yatay kütle organizasyonu, süslemelerden arındırılmış cepheler, doğal ışığı maksimize eden geniş ve sürekli pencere açıklıkları ve kür tedavisi için güneye yönlendirilmiş balkon/teras sistemleridir. Dahası, bu tesisler sadece yatakhanelerden ibaret kalmayıp; rehabilitasyonu, eğitimi ve sosyalleşmeyi destekleyen kütüphane, sinema salonu, laboratuvar, eczane ve atölyeler gibi hastane işleyişinin ötesinde destek birimleriyle donatılmış, kendi kendine yeten birer kampüs olarak kurgulanmıştır. 1950'ler sonrasında antibiyotiklerin keşfi ile tüberkülozun tedavi yöntemlerinin değişmesi, sanatoryumların fiziki işlevini sona erdirmiştir. Türkiye'deki sanatoryum mirasının büyük bir kısmı atıl kalmış, kaderine terk edilmiş veya yıkım/dönüşüm süreçleriyle karşı karşıya kalmıştır. Ancak bazı yapılar göğüs hastalıkları hastanesi veya üniversite birimleri gibi adaptif yeniden işlevlendirme örnekleriyle hayatta kalmıştır.
Sonuç olarak bu çalışma, günümüzde yaşanan COVID-19 gibi modern salgınlar ışığında, kentten izole, temiz havaya ve doğal ışığa erişim sağlayan sağlık yapısı tipolojilerinin tasarım felsefesinin ve mekânsal karantina kapasitesinin gelecekteki sağlık mimarisi için yeniden incelenmesi gerektiği yönünde güçlü bir argüman sunmaktadır. Bu binalar, yalnızca geçmiş bir hastalığın anıtları değil, mimarinin sağlığa olan katkısını gösteren, korumayı bekleyen değerli birer mirastır. Tüberkülozun tedavi ilkelerinin mimariye somut yansımasını küresel ölçekteki simgesel örneklerinden yola çıkarak inceleyen bu çalışma, özellikle Türkiye Cumhuriyeti'nin ulus inşa sürecindeki sağlık politikaları bağlamında ele alınmıştır. Türkiye'deki ve Dünya’daki önemli sanatoryumlar da yapısal, işlevsel ve tipolojik açılardan arşiv belgeleri, plan çizimleri ve dönemin yayınlarından elde edilen verilerle mimari olarak analiz edilmiştir.
In the absence of a definitive pharmacological treatment for Tuberculosis (TB), a public health crisis that emerged as a global pandemic in the 19th century and persisted into the early 20th century, architecture was utilized as a therapeutic tool. This context gave rise to "sanatorium" structures, which possess a unique architectural typology. The therapeutic philosophy for combating TB was predicated upon the core principles of Aerotherapy (fresh air), Heliotherapy (sunlight), and Rest. These tenets convergently shaped the sanatorium typology on a global scale. Sanatoriums, etymologically derived from the Latin sanus (healthy), integrated medical treatment with climatological, hygienic, and natural factors, embodying a holistic concept of recovery through a distinctive spatial configuration. The codified characteristics of sanatorium architecture, which embraced a rationalist and modern vernacular, include: horizontal massing deferential to the site's topography; facades divested of ornamentation; expansive and continuous fenestration to optimize natural light; and south-oriented balcony and terrace systems engineered for heliotherapeutic 'cures'. Moreover, these facilities transcended the function of mere dormitories. They were conceptualized as self-sufficient campuses, furnished with ancillary units that extended beyond normative hospital functions—such as libraries, cinema halls, laboratories, pharmacies, and workshops—all intended to facilitate rehabilitation, education, and socialization. The advent of antibiotics post-1950s, and the consequent paradigm shift in tuberculosis treatment methodologies, rendered the physical function of sanatoriums obsolete. In Turkey, a significant portion of this sanatorium heritage has fallen into disuse, been abandoned, or confronted processes of demolition and transformation. Conversely, some structures have endured through adaptive reuse, repurposed as chest hospitals or university facilities.
In conclusion, this study posits a compelling argument that, in light of contemporary pandemics such as COVID-19, the design ethos and spatial quarantine efficacy of these health typologies—which inherently prioritize isolation from urban agglomerations and access to fresh air and natural light—must be re-evaluated for future healthcare architecture. These edifices are not merely monuments to a bygone disease; they constitute a valuable heritage awaiting preservation, demonstrating the profound contribution of architecture to public health. This work investigates the tangible architectural manifestations of TB treatment principles by analyzing iconic global examples, situating them specifically within the socio-political context of the Turkish Republic's nation-building era and its corresponding health policies. Key sanatoriums in Turkey and worldwide are subjected to a comprehensive architectural analysis (structural, functional, and typological) utilizing data procured from archival documents, plan drawings, and period publications.